0

https://youtu.be/53iLc9NRtYs

“İhanet”  diye bağırarak kalktım yataktan. Yataktan kalktım diyorum çünkü uyanalı yaklaşık 5-6 saat oluyor. “İhanet”  diye bağırarak uyanmış olsaydım eğer bunu böyle ifade ederdim. Ama ben “ihanet”  diye bağırarak yataktan kalktım. Hepinize günaydın. Saat halk arasında sabah diye tabir edilebilecek bir saatte olmasına rağmen sabaha dair hiçbir bulgu taşımadığı için size ne zaman yayınlanacağı belli olmayan bir yazıda günaydın demem bence hiç de abesle iştigal değil. Demem o ki hava karanlık. Çok karanlık. Saat hiç 07:32 değilmişçesine karanlık. Daha demin demlediğim filtre kahvem kadar karanlık. Çok güzel kokuyor. Kahveler çok güzel kokuyor. Konumuz bu değildi ama. En son “ihanet”  diye feryat figan yataktan kendimi sağlardan sollara atıyordum. İhanet ulan bu, bildiğin düpedüz ihanet. Kendime yaptığım bir ihanet. Şöyle örnekleyeyim. Siz kesin izlemişsinizdir. Bu siteye girip bu yazıyı okuyacak boşluğa sahip adam kesinlikle bu tarihlere kadar The Queen’s Gambit’i de izlemiştir. Popilist olduğunuzu var sayacağım. İzlemediyseniz de çok sizi umursayacak bir karakter yapısına sahip değilim. Paşalar gibi, vereceğim spoiler’ımı yemeye mahkumsun. Dizideki hanım kızımızın önüne çıkan zorluklardan sonra kendini konfor alanına çekip alkole-uyuşturucuya düşmesini hepimiz hatırlarız sanırım. Tam da böyle bir ihanetten söz ediyorum. Sevgiyle başlayan ihanetten değil. Kendine edilen ihanetten…

Çok unutmaya başladım. Aklımda sandığım her şey uçup gidiyor. Hiçbir şey kalmıyor geriye. Bir bulanıklık silsilesi adeta. Aklımdaki cümleler suya yazılıyor. Ben ister miyim oysaki aklımdaki cümleleri kaybetmek? Kayboluyorlar. Kayıp, ölümden zor. Biliyor musunuz? Kafamdaki cümleler ölse, ben bunun bilincinde olup kafamın içinde kör kuyular kazmam aramak için o cümleleri. Kafamın içini fellik fellik edip sağa sola koşmam ben. Bana kimse demedi, kimse hiç kimse bir açıklama yapmadı hala. Bekliyorum. Beklemek işte, en çok koyan o. Aslında deseler bana ‘bekleme’ diye, valla beklemem. Beklemek istersem de ‘bekleme’ dediklerini duymamazlıktan gelirim. Cümlelerim can çekişiyor zihnimde. Yardım götüremiyorum. Onlar bağırıyorlar sadece ben onlardan sadece bir çığlık duyuyorum. Bir an irkilip bakışlarımı göğe doğru çevirip onlardan gelen sesi dinliyormuş gibi yapıyorum ve ardından umutsuzca aramaya devam ediyorum. Oluyor böyle şeyler. Hep olur.

The Queen’s Gambit demişken, ikinci bölümde hanımkızımızı evlat edinen annenin çaldığı parça neydi acaba? Çok tanıdık geldi izlerken o sahneyi. Açıp bakmadım da neymiş diye. Şu an gelmemesi gereken yerde aklımı karıştırmak adına meydana çıktı. Madem bu kadar özveriyle beynimde belli bir yol kat edip buralara kadar geldi, bize de hakkını verip, ona bu satırlarda yer vermek düşer. Hak ettin bunu. Hatta birazdan bu parçayı öğrenip direk parçayı öveceğim.

Dumur olmuş vaziyetteyim. Çok tanıdık ama kesinlikle nereden çıkardığımı bilemiyorum. Eser sahibi: Erik Satie abimiz. Eserin adı:Gnossienne No:1 (Eserimin adı: benimsin. alkııış)(bu şaka zihinlerinde olmayan okurlarım için link bırakayım mı?)(bu kadar hazırcı olmayın). Ben yine ve yeniden kendi kendimin naif tuzağına düştüm. Bu parçayı biraz daha araştırayım dedim. Bulduklarımı sırasıyla sizinle paylaşacağım. (Yazar sizi de tuzağa çekmek istiyor). Erkan Oğur da bir film için yeniden icra etmiş besteyi (bilgim yok ama kesin kendi icat ettiği müzik aletiyle yaptı bunu.) Film 2009 yapımı, Atalay Taşdiken’in yönettiği Mommo: Kız Kardeşim filmi. Araştırmalarımı derinleştirdim ve bu eser bir Türk yapımı dizide daha çalmış. Dizinin adı Çukur. İnandığınız tüm şeylerin üzerine yemin ederim ki ben hiç Çukur izlemedim. Oradan duymuş olmam imkansız. Yamaç vurulurken çalmış şarkı. Ben Yamaç kim tanımıyorum. Evde izleyen de yok zaten, ordan duymuş olmam imkansız. Evet. Bizim evde hep belgesel. Evet evet. Neyse Gnossienne turumuza devam edelim. Bir blog karşıma çıkıyor, orda da tam olarak “gnossienne no 1 de parça ara ara tıkanır, siz de tıkanırsınız, parça bitiyor zannedersiniz ama devam eder… en sonunda yine tıkandı zannederken, biter… erkan oğur bu hissi o kadar iyi yakalayıp aktarmış ki… mommo kız kardeşim filminde de erkan oğur bu parçayı sadece perdesiz gitar ve piyano ile seslendirmiştir… filmin fragmanında da bu parça kullanılmıştır ve o yorum daha da tıkayıcı ve iç parçalayıcıdır… erkan oğur, yazı tura filminde de gnossienne no 3 ü kullanmıştır ve yine onun yorumuyla harika bir iş çıkmıştır.”  böyle bahseden bir yazıyla karşılaştım. (https://www.muzikguncesi.com/2017/04/gnossienne.html) Yukarıda yaptığım  tahminim doğru çıktı. Oğlum bitmiyor bilgi şelalesi, Bu Erik abinin başka eserleri Suskunlar’da falan çalınmış. Bu sabah Erik Satie ile tanıştık. Gayet verimli bir sabah oluyor. Hala hava karanlık. Sanma zaman daraldı.

Siz bu deminden beri kafa ütülediğim yazıyı önünüze açtığınızda zaman dediğimiz kavram benden size doğru akarken tek bir nokta halinde gelir. Bakın burası çok önemli. Sizin karşınızda bu yazı varken okumaya başladığınızda o nokta zaman çizgisiyle senkronize bir şekilde genişlemeye, boyut kazanmaya başlar. Siz bir tünelde yürümeye başlarsınız. Bir ışın oluşmaya başlar. Ta ki ben noktayı koyana kadar. Benim noktayı koyduğum yerde doğru parçası olarak evrende yerini alır. Zaman işte o zaman devreye girer. Anlatmak istediğim şey siz bu yazıyı okumaya başladığınızda zaman dediğimiz şey oluşmaya başlar. Bu zaman ki benim bu kağıdın başına oturup zihnimin içinde yürümeye başladığım zaman. Umarım size yürüyecek bir yol çizebilmişimdir. Kimse yürümüyorsa bile ben -kendimce- elime kalemi alıp yol çizmeye çalıştım.

Bununla birlikte çok uzattığımı fark ediyorum. Ortalama okuma verileri göz önüne alındığında yazarlık yapılabilecek en kötü memlekette şu an bir şeyler icra etmeye çalışıyorum. Okumayı kimse sevmez. Gereksiz bulur. Halbuki bilmiyolar o yolda yürümeyi. Her yol bir tecrübe. Bildiğin hayat yolu. Vay be… Lafı; okuma ortalaması en yüksek ülke sınırlarının içinde bu kadar uzatsaydım belki daha verimli olurdu ancak ben, tüm kitlelere değil de kendi istediği yöne doğru hizmet eden insanların işlerine daha çok saygıyla yaklaştığımdan dolayı bu tutumumla beraber lafı bu kadar uzatmamda bir sakınca muhtemeldir ki görmeyeceğim.(Cümle o kadar uzun ki. Okuyup herhangi bir hata var mı diye kontrol ettiğimde hata bulamayınca NBA’de klas hareketlerde yıkılan Bench gibi oldu kafamın içi). Bu lafı dallandırıp budaklandırma gafletine düşmek istemiyorum.

Herkes diziyi (adını çok iyi bildiğinizi kendinize sakın inkar etmeyin) izledikten sonra satranca merak salacağımı söylemişti ama ben hiç satranca merak salmadım. Çevremde gördüğüm herkes gaza gelip satranca başladılar. Satrançla aramdaki münasabeti kronolojik olarak sıralarsam: İlkokulun ilk yıllarında babam hangi taşın nereye nasıl gidebileceğine dair fikirlerini beyan etti(2004). İlkokulun son yıllarında sınıf arkadaşımın başka bir okulda öğretmen olan annesinin -aynı zamanda satranç kolu öğretmeniydi- (ulan bir ara kollar vardı. Bu kavramla ilk tanıştığımda eve geldiğimde kol olduğunu unutup anneme ‘ben sivil savunma eli oldum’ gibi bir şey demiştim. Komik değil sanırım ya, kendime gıcık oldum. Böyle yine aynı zamanlar, yemekhane’de bilmediğim bir tatlı yemişim. Tatlı da tel kadayıf gibi bi şey galiba hala bilmiyorum. Annem sormuş ne vardı yemekte diye. Yemekleri saydıktan sonra ‘bir de iğneli tatlı var’ demişim. Daha çok tutuldum kendime. Gereksiz bir sekans oldu.)  kendi okulunda verdiği satranç kursunda ekoller genel olarak tanıtıldı -ama baya genel-(2008). O günlerden bugüne hayatımda pek de yeri yok satrancın. Bazen tavla oynarım o da çok bazen yani. Artık gel sözün özüne be orospu çocuğu dediğinizi duyar gibiyim. Anlatmak istediğim: İhanet. Bu da benim satrancım. İhanetimi dindirmek adına sizlerleyim. İhanetin en kötüsü kendine olanıdır çünkü. Dizinin sonunda şampiyon oluyor bizim alkolik. Dizi gerçek bir hikayeden muhtemeldir ki uyarlanmış. (Ben size hiçbir zaman kesin ve gerçek bilgiyi vaad etmedim.) Keşke her gerçeklik böyle masalsı bitse. Öyle yani velhasılı kelam; bu da benim satrancım.

Hava aydınlandı artık. Çok zaman geçmiş. Sizinle bu yolculukta kah güldük kah ağladık. Sanata doyduk. Daha ne olsun? Bu yazıyı güzel süsleyip püsleyecek malzemelerimiz de var. Başlığa birazdan The Queen’s Gambit İnceleme (Feminizmin Sancıları) diye yapıştırayım da çok okunsun. Gerçi siz buraya gelene kadar başlığı çoktan görmüş olacaksınız. Ulan alışamadım bi türlü şu youtuberlığa. Ben yoruldum artık. Size aşağıya veya yukarıya bahsettiğimiz eserin linkini bırakacağım. Hayır efekan kaydırma yukarıya oğlum, bu ondan değil.

Bana yarın bir gün en iyi yazar ödülünü verdiklerinde sahneye çıkıp ‘sadece kafam karışık’ diyip sahneden inmek istiyorum. Çünkü sadece kafam karışık.

https://youtu.be/53iLc9NRtYs

 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

0

Sizin Tepkiniz Nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
1
love
lol lol
0
lol
omg omg
1
omg
win win
0
win

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mister1

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı