7
6 Paylaşım, 7 Beğeni

Aslında oldukça hassas bir konudan bahsedeceğiz. Gerçekten anlaşılamamış ya da anlaşıldıysa bile yanlış anlaşılmış ve topluma tamamen farklı öğretilmiş bir anlayıştır feminizm. Günümüzde feminizm denildiğinde korku ve iğrenme arasında bir çizgide askıda kalıyoruz. En başta söylemek istediğim ve aslında zorunda olduğum bir şey var; feminizm, “erkek düşmanlığı demek değildir”. Bununla uzaktan yakından alakası yoktur. Ancak gerek bu düşünceye mensup insanların benimsedikleri görüşü özümseyememiş olması gerekse bu düşünceye karşı çıkanların feminizmi yaftalamasıyla, erkek düşmanlığı ile eş değer bir akım halini almıştır. Modern dünyada yanlış anlaşılan feminizme karşı önyargılarınızı bir kenara bırakıp bir an için feminizm hakkında hiçbir bilginiz olmadığını varsayalım. Arama motoruna “feminizm nedir?” yazdığınızda karşınızda şu cevap belirecektir:

XVIII. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan akım.”

Ortalama zekâya sahip bir bireyin okuduğundan anlaması gereken, feminizmin kadının siyasal ve “toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini” öne süren ve bu amacı gerçekleştirmeye çalışan bir akım olduğudur. Bu demek değildir ki kadınlar üstün tutulsun, erkeklerin hakları kısıtlansın, erkelere saygı duyulmasın. Birçok çarpıtma sonucunda feministler tabiri caizse öcüleştirilmiş feminizmin ise gereksiz, anlamını yitirmiş bir düşünce biçimi olduğu algısı yaratılmıştır. Ancak işin özü hiçbir zaman bu olmamıştır. Kadın ne toplumsal hayatta ne de siyasal hayatta kadın olarak var olamamıştır. Buna bağlı olarak da kadının var olma mücadelesi başlamıştır.

Kadın algısı yaşanılan ülkeler, mensup olduğunuz din ve diğer faktörlere bağlı olarak değişiyor gibi gözükse de global kadın kavramının karşısında her zaman aşılması gereken bir engel vardır. Bu engel kimi zaman meslek hayatında başarılı olduğunu kanıtlayabilmek, kadın gibi düşünülmediğini gösterebilmek, kimi zaman son derece güçlü durmak, yıkılmamak, bazen de anne olmaktır. Kadınlar bu dünyada var olmak için kendini kanıtlamak zorundalar. Bazı kadınlar var olmayı azimle çalışıp başarıyı elde ederek sağlar. Bazıları ise güzel olarak var olmaya çalışır. Kimi ise bunların hiçbiriyle uğraşmaz ona verilen rolü kabul eder ve bununla yaşamaya devam eder. Bazen en doğal haklarımız bile elimizden alınmaya çalışılır. Yaşama hakkı, insanın kendi geleceğini belirleme hakkı, düşünce ve ifade hürriyeti ve birçoğu…

İnsanın insan olması sebebiyle sahip olduğu haklar vardır. Ya da sadece bir toplumda var olması sebebiyle ona sağlanılan haklar mevcuttur. Bu hakların aslında kadın veya erkek üzerine bir ayrım benimsediği yoktur. Erkek hakları, kadın hakları gibi bir ayrım oldukça anlamsızdır ki zaten yoktur. Cinsiyet olarak ayrışacağımız birçok nokta olabilir bunları anlayabiliyorum fakat içinde bulunduğumuz düzenin amacı fiziksel olarak kimin güçlü, kimin daha iyi yönetici, kimin mental olarak daha zayıf olduğunu belirlemek değildir.

Var olmaya çalışan ve benim de gözlemlediğim birkaç kadın görünümden bahsetmek istiyorum çünkü kadınlar bu krizle başa çıkmak için bazı yöntemler geliştirmiş, buna mecbur hissetmiş ya da gerçekten zorunda kalmıştır.

Maskülenliği kullanmak var olmaya çalışmanın yollarından bir tanesi diyebilirim.

Maskülenlik: “Genel itibariyle erkeksi’ anlamına gelmektedir. Daha geniş tabirle erkeğe benzeyen, erkeği andıran ya da eril gibi anlamlara gelmektedir.” 

Yapılan işin eril gibi davranarak en iyi şekilde yapılabileceğinin ikrarıdır bu bir yerde. Kadınlık kavramını arka plana atarak yapılan işin tabiri caizse erkek gibi yapılması ve buna bağlı olarak da eylemin doğru ve sorunsuz bir şekilde tamamlandığı düşüncesi yaratabilir kişide. Burada dikkat edilmesi gereken bir durum vardır. Kadının duygusal bir varlık olduğunu ifade etmek yanlış değildir ama bunu sadece kadın olmakla bağdaştırmak anlamsızdır. Duygu insan türüne ait bir davranış biçimidir. Kadının duygusal bir canlı olması gerçeği erkeklerin duygularının olmadığı anlamına gelmemektedir. Zira bu insana ait bir özelliktir ve kadın da erkek de insandır. Bu yüzden aslında kadınların bu varoluşsal krizi erkekleşerek aşmaya çalışması doğru olmayacaktır.

Maskülen kadınların dışında güzellik kavramının elzem olduğunu düşünen ve kadının olsa olsa güzelliğiyle var olacağını kabul eden bir kesimin olduğu da yadsınamaz. Ancak tek başına güzel olarak var olmaya çalışmak hayatın size itelediği statüyü kabul etmek olacaktır.

Bunun yanında kadın düşmanlığı yapan kadınlar da mevcuttur. Öyle giyinmeseydi, kahkaha atmasaydı gibi birçok yargıyla kadınların geri planda durmasını kabullenmiş ve buna bağlı olarak da kadının karşısında durarak var olmuş kadınlar…

Bazen bunların hepsine sırtımızı döneriz ailemizin istediği eğitimi alırız ya da belki hiç eğitim almayız, uygun sayılabilecek bir eş ile evlenip çocuklarımıza annelik yaparız. Sadece anne ve bir eş oluruz. Bunlar insan fıtratına aykırı şeyler değildir. Ya da bu olması gereken şey değildir demiyorum bu tercih de edilebilir. Ama buna mecbur olan kadınların varlığı göz ardı edilmemelidir. 

Bazen de, zamanın popüler kültürüne uyum sağlamak için sadece belli bir topluluğa ait olmak amacıyla feminist olduğunu iddia eden ve toplumda bu şekilde kendine yer açabilen kadınlar vardır. Feminizme belki de en çok zarar veren kesim bu kadınların bulunduğu sınıftır. Popüler kültür peşinde koşup aslında hiç bilgisi olmamasına rağmen dâhil olduğu grubu körü körüne savunmak, yeni dünyanın kanayan yarasıdır. Bu tarz kimseler olmadığı bir düşünceye sahipmiş gibi davranmanın yanında güya savunduğu düşünceyi de öylesine kötü temsil etmektedirler ki maalesef zamanla savunulan düşünce, o kişilerle bağdaşır ve hakikati araştırmayan, bilmeyen biri için ilgili akım artık o davranış biçiminden ibarettir. Yani feminizme zarar veren sadece erkeklerdir gibi bir düşünce tamamıyla yanlıştır. Ne yaptığını bilmeden bu düşünceyi savunan feministler de feminizmi yozlaşmaya itmiştir.

Gözlemlediğim kadınlardan sadece birkaçı bunlar dahası da var ancak hepsini anlatmak mümkün değil. Ama bu aşamada femen adlı gruptan bahsetmeden geçmek doğru olmaz.Femen, 2008 yılında Anna Hutsol  tarafından kurulmuştur. Anna Hutsol grubu kurduktan sonra, Femen grubunu ülkelerindeki aktivist kadınlarından azlığından ve erkek odaklı olan Ukrayna toplumuna olan tepkilerinden dolayı oluşturduğunu açıklıyor. Grubun uluslararası evlilik ajansları, cinsiyet ayrımı ve diğer uluslararası ve ulusal sosyal sorunlar hakkında yaptıkları protestolar mevcut. Grup özellikle seks turizmine karşı yaptığı üstsüz gösterilerle dünya çapında tanınmıştır. Femenlerin yaptığı üstsüz gösteriler bazı kesimlerce takdir edilmiş bazıları tarafından ise eleştirilmiştir. Üstsüz gösteri yapmanın uyguladıkları protesto açısından gerekliliği tartışma konusu olmuştur. Burada bu gerekliliği tartışmak anlamsız olacaktır.

Konumuza dönecek olursak, kadının var olmasına engel olan erkek figürü de elbette ki vardır. Yaşamdan kadını soyutlayıp doğrusunun erkeklik olduğunu iddia eden, kadının başarısını hor gören birçok zihniyet vardır ve var olacaktır da. Ancak bu tek figür değildir. Kadınlar da hemcinslerine bu konuda yeterince saygı duymamakta ne yazık ki. Çünkü yıllar boyunca erkek egemenliği altında yaşamış olmak bu algının dışına çıkmayı zorlaştırır. Kadın evinin hanımı olsun, çocuklarının annesi olsun, kadın kendini kadınlık üzerine eğitsin, evi toplasın, yemek yapsın… Kısaca iyi bir kadın olsun ve fazlasına karışmasın. Bu her ailede böyledir demek istemiyorum ancak en modern aile olduğunu iddia eden ailelerin bile zihninin bir köşesinde yer edinmiştir ve bir gün mutlaka kadına bunlar hatırlatılır. Zaten modern olmak da tek başına yeterli bir kriter değildir çünkü bunun modernlikle ilgisi yoktur Dünya üzerinde birçok ülkede hatta ileri seviye olarak gördüğümüz ülkelerde dahi kadının önünde milyonlarca engel vardır. Yani bu sadece bizim ülkemizde olan bir sorun değil global bir sorundur.

Bu global sorun beraberinde pozitif ayrımcılığı da hayatlarımıza sürüklemiştir. Pozitif ayrımcılık, toplumsal yaşamda iş, meslek edinme, yönetme gibi alanlarda kadınlara, çocuklara ayrıcalık tanıma, onlara toplumun öteki kişileriyle eşit bir duruma gelebilmelerinin yollarını açma anlamına gelmektedir. Pozitif ayrımcılık toplumun öteki kişileriyle kadınları ve çocukları eşit duruma getirebilme yolları üzerinde çalışıyorsa kastedilen “öteki kişiler” kimdir? Toplumda yüzeysel bir ayrışım yapacak olsak erkekler, kadınlar, yaşlılar, çocuklar şeklinde sınıflandırılma yapılabilir. Yetersiz kimselerin toplumda öteki kişilere eşit hale getirilmesi adalet için gereklidir. Çocuklar öteki kişilere eşit hale getirilmelidir çünkü fiziksel ve psikolojik olarak gelişimini tamamlamışlardır ve bir bakıma devlet eliyle de korunmaya muhtaçlardır. Yaşlılar veya engelliler de pozitif ayrımcılıktan yararlanabilecek durumdadırlar. Ancak bu tanımda kadının olması bana kalırsa oldukça üzücüdür. Kadın korunmaya muhtaç bir canlı değildir. Örneğin bir işe girmek için ortalama bir zekâya ve fiziksel olarak yeterli güce sahip olmak yeterlidir. Kadın erkek ayırt etmeksizin bunlara sahip olan her insan çalışabilir. Kadın figürünün aslında pozitif ayrımcılık eliyle korunması zaruri olmamalıdır. Ne yazık ki pozitif ayrımcılık denilince ise akla ilk gelen şey kadın erkek arasındaki dengeyi kurmak gelir. Pozitif ayrımcılık kadın erkek dengesini sağlamak değildir sadece, bu pozitif ayrımcılığın sadece bir unsurudur. Ancak günümüzde kadın erkek dengesini kurmak o kadar önemli ve gerekli hale gelmiştir ki pozitif ayrımcılığın kadın erkek eşitliğini sağlamakla eş değer bir kavram olması kaçınılmaz olmuştur. Devlet, kanun koyucu, yasa buna ne dersek diyelim toplumda böyle bir ihtiyacın var olduğunu fark etmiş Anayasamızda ve bazı kanunlarda kadın erkek eşitliği üzerinde özellikle durulmuştur. Devletçe bunun sağlanmış olması, kadının desteklenmiş olması oldukça güzeldir fakat bir kanuna bir fıkra daha ekleyip kadın erkek eşitliğine özellikle vurgu yapmak toplumda kadın erkek eşitliğinin olmadığını göstermektedir. Eşitlik maddesi düzenlenirken ayrı bir parantez açılıp kadın erkekle eşit demek, kadının toplumda eşit görülmediği ve buna bağlı olarak da kadının ayaklarının altına kanun yoluyla bir basamak konularak, korunma altına alınmasıdır. Böyle bir basamağa ihtiyaç olması toplumsal bir sorundur demeliyim maalesef. Burada kanun maddesi yanlış bu maddeler kaldırılsın demek değil amacım toplumun buna ihtiyacı var ki böyle bir madde konulmuş, söylemek istediğim aslında buna ihtiyaç duyulmaması gerektiğidir. Toplumda eşit olarak görülmeyen kadının hakkı ne yazık ki devlet eliyle korunmak zorunda kalmıştır. 

Kısaca feminizmin oluşumundan da bahsetmek yerinde olacaktır. Feminizm tarih içerisinde belli başlı dönüm noktalarından geçmiş ve üç dalga şeklinde gelişmiştir:

Birinci dalga, kadının erkek karşısında hukuki temelde eşit olması üzerine kurulmuş bir düşünce yapısı benimsemiştir. İkinci dalga ise sosyal ve ekonomik haklarda eşitlik, kadının özgürleşmesi üzerinde durulmuş ayrıca iş hayatında yer alması ve kamusal alanda kadın görünürlüğü üzerinde durulmuştur. Son olarak üçüncü dalga ve içinde bulunduğumuz dönem cinsel yönelim kavramıyla ilgilenmiş, bunun üzerinde çalışmalar yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Bunun yanında kadınlar arasında iktidar ilişkilerine odaklanılmış ve feminizmin karşısında sadece erkekler olmadığı kadınların da var olduğu sonucu çıkarılmıştır. Bu durum ikinci dalgayla çelişmiştir çünkü ikinci dalgada yoğun bir şekilde “kadın birliği” üzerine çalışmalar yapılmıştır.  

Bu süreçte ise en önemli olaylardan bir tanesi kadının “kürtaj hakkına” yönelik çalışmalar olmuştur.

“Kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarının var olduğu ancak bunun temel bir ayrım noktası olamayacağına dair en temel karşı duruş, kadının anne olma eylemini kendi iradesi ile sonlandırabilmesi yani kadının kendi vücudu hakkında karar verebilmesi anlamına gelen kürtaj hakkı için büyük mücadele verilmiştir (Budgeon, 2011: 250). Bu nedenle kadının “cinsel özgürlüğü” kadın erkek eşitliği paralelinde oldukça fazla altı çizilen bir durum olmuştur.”(Feminizm ve Çokkültürlülük  Arasındaki İlişki Üzerine Bir İnceleme -Bilge Durutürk)

Kürtaj hakkıyla ilgili uzun zamandan beri birçok tartışma yaşanmış ve zaman içerisinde çeşitli düşünceler savunulmuştur. Kürtaj hakkının mutlak bir biçimde olması gerektiğini düşünenler, kürtaj hakkının hiç olmaması gerektiğini de savunanlar mevcuttur. Ancak bu böyle kolayca olsun veya olmasın diye kestirip atılabilecek bir konu değildir. Kürtaj kadının bedeni üzerinde kendisinin karar vermesi ve ceninin yaşama hakkı arasında hassasiyetle düzenlenmesi gereken bir eylemdir. Bu hakkı mutlak saymak kişinin keyfi uygulamasını serbestleştirmek, ceninin yaşama hakkını ihlal etmek olacaktır ki cenin hukuken korunması gereken bir süjedir. Kürtajı mutlak olarak yasaklamak ise kadının kendi bedeni üzerinde hiçbir hakka sahip olmaması demekle eş değer olacaktır. Kürtaj hakkının tamamen yasaklandığı ülkeler (Malta, İrlanda-annenin ölüm riski varsa kürtaj yasağı uygulanmamakta-) var olmakla birlikte belli sürelerle sınırlı şekilde kürtaj yapılması serbesttir.

Ülkemizde ise gebeliğin ilk on haftasında kürtaj yaptırmak serbesttir. Bu durum kadının kendi vücudu üzerinde söz sahibi olması açısından güzel bir adımdır. Ancak bu yeterli  bir sınırlama olmamıştır ve TCK bu kapsamda bir düzenleme daha getirme gereği duymuştur. Çünkü günümüzde kadınlar “sıklıkla” cinsel saldırı,ve yaşa bağlı olarak cinsel istismar suçunun mağduru olabilmektedir. Böyle bir suçun sonucunda oluşacak gebelik, kadını bu gebeliğe hem fiziksel hem de psikolojik olarak zorlamak anlamına gelecektir. Bu yüzden  kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde süresi yirmi haftadan fazla olmamak şartıyla kadının rızası olmak koşuluyla gebelik sonlandırılabilir.

Konuyu toparlayacak olursak feminizm erkek düşmanlığı demek değildir. Kadının sosyal, ekonomik, siyasal ve her türlü alanda erkeğe eşit olmasıdır. Bu eşitliği sağlamak erkek kişisini aşağılamak, kadını yüceltmek üzerine bir sistemden ibaret değildir. Feminizmin sadece bu şekilde anlaşılması tümüyle bir hatadır. Toplum yeterince sınıflandırma barındırıyor. Biz insanların ortak bir paydada birleşmesi, birlikte hareket edebilmesi ve en önemlisi birlikte yaşayabilmesi gerekmektedir. İnsan, insan olduğu için sosyal hayatta var olmalıdır. Ve insan olduğu için saygı duyulmalıdır. İnsanlığımızı unutmayalım.

 

KAYNAKÇA:

-Feminizm ve Çokkültürlülük Arasındaki İlişki Üzerine Bir İnceleme -Bilge Durutürk

-KÜRESELLEŞME VE TÜRKİYE’DE FEMİNİZM ÜZERİNE BİR DENEME Muhammet Fatih DEMİRDAĞ

-Feministler: Onlar Ne Düşünüyordu? (Belgesel)

-https://tr.wikipedia.org/wiki/FEMEN (wikipedia)



Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

7
6 Paylaşım, 7 Beğeni

Sizin Tepkiniz Nedir?

hate hate
0
hate
confused confused
0
confused
fail fail
0
fail
fun fun
0
fun
geeky geeky
0
geeky
love love
2
love
lol lol
0
lol
omg omg
1
omg
win win
2
win

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri
Açık Liste
Kendi öğenizi gönderin ve en iyi sunum için oy verin
Oylanabilir Liste
En iyi liste öğesine karar vermek için yukarı veya aşağı basın
Fotoyla Anlatım
Kendi resimlerinizi yükleyin ve birşeyler anlatın
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud İçerikleri
Görsel
Fotoğraf veya GIF
GIF
GIF Formatı